komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2016 Perşembe

The Lobster (2015) - İnsanın Yalnızlığı ve Aşk İhtimali

Kynodontas filmi ile ismini sinema dünyasına duyuran Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos'un son filmi The Lobster, yönetmenin İngilizce çektiği ilk film olma özelliğini taşıyor. Dogtooth ile eleştirisini bir aile üzerinden iktidara ve iktidarın oluşturduğu tahakküm diline yönelten yönetmen, The Lobster'da ise modernizmin insanı ve insan ilişkilerini getirdiği noktayı irdeliyor.


Eşinin kendisine başka bir partner bulmasıyla yalnız kalan başkarakterimiz David, şehirdeki yaşamını terk edip yeni bir eş bulmak üzere bir otele yerleşmek zorunda. Çünkü yönetmenin kurduğu evrende yalnızlık yasaklanmış durumda. 45 gün içinde otelde kendine uygun birini bulamazsa bir hayvana dönüştürülecek. En azından bir sonraki hayatlarında hangi hayvanın bedeninde yaşamak istediklerini seçebiliyorlar. David'in seçtiği hayvan ise ıstakoz.

Dünyayı, basitçe Orman, Şehir ve Otel olarak üç mekâna bölen film, hepsindeki genel durumu gösteriyor bize. Filmin ilk yarısının geçtiği otelde katı kuralların yavaş yavaş açılması ile absürt bir ortamda buluyoruz kendimizi. Otelin geçici konukları ise günlük eylemlerinin tekdüzeleşmesinden dolayı mekanikleşmiş, duygusuzlaşmış bir halde. Giriştiği sahte ilişkinin yükünü kaldıramayan David otelden kaçmak zorunda kalıyor ve filmin ikinci mekânına geçiyoruz. Ormandaki asiler alternatif bir yaşamı, yalnızlığı seçmiş gibi görünseler de başlarındaki kişi/kişilerin tutumları yüzünden gerici bir çizgiye yerleşiyorlar. Burada da oteldeki gibi gereksiz kurallar ve cezaları var.


Orman ile şehir ve/veya otel arasındaki karşıtlık, kapitalizm ile sosyalizm ( A.B.D. ile Sovyet Rusya veya NATO ile Doğu Bloku da denebilir) arasındaki karşıtlığı hatırlatabilir; sistemin alternatifi gibi görünen başka bir sistemin de esasında çok farklı olmadığı veya başlangıçta muhalif gibi görünen öteki sistemin de eleştirdiği sisteme dönüştüğü gerçeği. Bir sahnede ormandaki liderin tasma takıp yürüttüğü domuz gösterilirken anlatıcı; "Bazı cezalar diğerlerinden daha kötüdür." diyor. Burada George Orwell'ın kısa romanı Hayvan Çiftliği'ne bariz bir gönderme var. Orwell, kitabın sonunda insanlaşan Napolyon karakteriyle, aslında düzenlerin değil başındaki insanların önemli olduğunu, kapitalizm ile sosyalizm arasında çok da bir fark olmadığını demeye getirir.

Film, kadın anlatıcının görülmesiyle ve hem kendisinin hem de David'in yaşadıklarını günlüğüne yazdığının anlaşılmasıyla romantizme kayıyor. Rachel Weisz'ın sesini her duyduğumuzda giren müzik anlatının tonunu güzelleştiriyor esasında. Fakat bu filmin bütünlüğü açısından bir sorun teşkil ediyor. İkinci yarıdaki romantik anlatım, ilk yarıdaki ironik anlatımla uyuşmuyor ve filmin ikiye bölünmesine sebep oluyor. Filmin yarattığı etkiyi düşürmese de bu ikilik, filmin ritmini biraz bozuyor. Lanthimos büyük film çekmeye çalışırken acele etmiş ve temaları karıştırıp toparlayamamış sanki.

Yine de ikinci bölümde filmi önemli kılan bir sekans var. Aşık çift, farklı kulaklıklardan aynı anda aynı müziği açarak dans ediyorlar ve ortak bir frekans yakalayıp birbirleri arasında otelde çiftler arasında yakalanması gereken maddi, elle tutulur uyumun dışında kalan bir ahenk sağlamaya çalışıyorlar. Devamındaki sahnede ise diğerlerinin anlamayacağı, beden hareketlerinden kurulu bir dil inşa ediyorlar ve aralarındaki bağ sağlamlaşıyor. Yönetmenin ilk büyük filmi diyebileceğimiz Dogtooth'da tam tersi bir durum mevcut. İktidar kendi dilini yaratarak bireylere hükmedebiliyordu kolayca. Burada ise bireyler, iktidarın dilini reddederek başlıyorlar işe. Ve tam olarak yeterli olmasa gerek ki bir de kendi dillerini yaratıp bu dil üzerinden yeni bir bağlam kuruyorlar; aşk.


Sistemden kaçış pratikte mümkün değil. Uyumlu gibi görünen bir çift olmayı başarabilirlerse hayatta kalıp şehirde yaşayacaklar. Fakat bu sistemin daha yumuşak tarafına geri dönüş sadece. Tek ihtimal var; gerçek aşk. Çift olmak teş başına yeterli değil. Çift olmanın ötesine geçip yeni bir dil ve bağlam kurarlarsa ancak bu gerçekleşir. Sonu açık bırakılmaktan ziyade bize bırakılmış. Siz olsanız yapabilir miydiniz? (8/10)

6 Mayıs 2015 Çarşamba

The Double (2013) - Kötü İkiz Teması Üzerinden Varoluş Sorunu

Fyodor Mihayloviç Dostoyevskinin 1846da yazdığı Dvoynik, yazarın ikinci uzun öyküsüdür. İlk eseri İnsancıklar sonrası, zamanının önemli Rus eleştirmeni Belinskinin övgüleriyle popüler olan ve coşkulanan Dostoyevski, Türkçeye Öteki olarak çevirilen bu novella sonrası ise alaylara maruz kalmıştır. Yazarın kendisinin de fikir açısından önemli ama biçim açısından başarısız bulduğu bu öyküyü biraz daha detaylı incelemek gerek. Dostoyevski, bütün hayatı boyunca içinde ukte kalan bu fikri 1864de bir kısmını değiştirerek tekrar yazsa da edebiyat eleştirmenleri, Dostoyevskinin ele aldığı temayla ne yapmak istediğini ve bu temaya hangi yorumu kattığını tam olarak anlamlandıramamıştır.


Öteki, eleştirmenlerin ilgisini, sanatsal niteliğinin hak ettiğinden fazla çekti, özellikle de Batı dünyasında. Dostoyevski’nin kendisi de kitabı 1860’larda yeniden yazarak ve ifade etmek istediği fikre doğru dürüst bir biçim vermeyi başaramadığını itiraf ederek bu meseleyi yeniden gündeme getirdi. Bu fikrin ne olduğunu hiçbir zaman açıkça belirtmedi, böylece onun yerine bu işe soyunan birçok kişi çıktı.¹
 L. Bem Öteki’de Gogol’ün “Burun” öyküsünün bir yankısını görüp, burada bu öykünün eleştirisinin ve “geliştirilmesinin” bulunduğunu söyküyor. Bu doğruysa, Öteki Gogol’ün öyküsündeki alegoriye psikolojik bir temel kazandırma girişimidir; yani Gogol’ün yaptığı istiarenin gerçeğe dönüştürülmesidir. Viktor Şklovski, Öteki’nin en ikna edici yorumu olarak gördüğüm yazısında eserin romantizmin Doppelganger (Almanca: Öcü, yaşayan birinin kılığına giren canavar) temasının hicvi olduğunu iddia ediyor. Golyadkin’lerin ilki de ikincisi de aynı derece sıradan “olmayankişi”ler, ikinci Golyadkin’deki “kötülük”, birinci Golyadkin’deki “iyilik” kadar önemsiz. Bunlardan hangisinin, ya da herhangi birinin, “dairede”, yani Şestilavoçnaya Sokağı’nın bir apartman katında bir görevi olduğu ne fark eder ki?
Dmitri Çijevski’nin yorumu da Şklovski’ninkiyle uyuşuyor. Ona göre insan varoluşunun gerçekliği Öteki’nin merkezi konusunu oluşturuyor: insanın varoluşu varolmayışa dönüşüyor. Gogol, bir buruna üniforma giydirip onu Petersburg sokaklarında yüksek rütbeli biri gibi dolaştırırken bu konunun alegorisini yapıyordu. Dostoyevski ise bu alegoriyi “gerçek”leştiriyor.*

İngiliz yönetmen Richard Ayoadenin ikinci uzun metraj filmi The Double, 2014 senesinin sürprizlerindendi benim için. Yönetmen, ilk filmi Submarine ile kendisine bir izleyici kitlesi oluşturmuş ve günümüz gençliğinin ruhunu yakalamayı başarmıştı. Zaman zaman ilk filmindeki hipster ruhunu hissetsek de yeni filmi, yarattığı atmosfer ve eleştirisiyle distopyalara daha yakın duruyor. Bürokrasi eleştirisi ve bireyin bu sistem içine sıkışmışlığı, sistem ve teknoloji karşıtı yönetmen Terry Gilliamın Brazil filmini hatırlatan prodüksiyon tasarımıyla sağlanmış.

Yönetmen dersini iyi çalışmış ve temayı doğru anlayıp, novellanın ruhuna uygun tekinsiz bir atmosferle beraber sunmuş: Nedensiz bir şekilde sürekli gecenin hüküm sürdüğü zamansız bir dünya, ne iş yaptıkları belli olmayan memurlar ve gizemli ofis ortamı.


Ana karakterimiz Simonın, karanlık ve tedirgin edici bir kompartımanda bir yabancı tarafından Yerime oturuyorsun. çıkışıyla oturduğu yerden edilmesiyle başlayan film, yine karakterimizin, metrodan çıkmaya çalışırken çantasının kapıya sıkışması ve kimliğini kaybetmesi ile devam ediyor. Film boyunca süregelen aksilikler zinciri ve 7 yıldır çalıştığı iş yerinden yavaş yavaş uzaklaştırılması, aslında olmayan birinin yok olma sürecini öykülüyor. Bu süreçte aniden ortaya çıkan ikizi James ise iş yerinde ve sosyal ortamda Simon'ın nasıl var olabileceğini, nasıl var olunabileceğini gösteren bir karakter. Başlangıçta Simona sosyal ilişkilerinde yardımcı, iyi bir arkadaş gibi görünen James, işler karıştıktan sonra ise iş yerinde ve sevdiği kadınla ilişkisinde çaktırmadan onun yerini kapan sinir bozucu bir tipe dönüşüyor.

Esas meselemiz 19. yüzyıl felsefesinin de odak noktası olan bireyin varoluş problemi. Film, tıpkı kitap gibi ötekinin, küçük Bay Goldaykinin veya Jamesin, gerçekliğiyle ilgili tatmin edici bir cevap vermiyor. Okurların ve izleyenlerin kafasını karıştıran da ötekinin nasıl var olduğu: bir hayalet mi olduğu, sadece Simon tarafından görülen bir halisünasyon mu olduğu yoksa kişilik bölünmesi geçiren bir adamın iki karşıt tarafını mı temsil ettiği. Kitapta Bay Golyadkin ve küçük Bay Golyadkin olarak adlandırılan, filmde ise Simon ve Jamese dönüşen bu iki karakter filmin bu gerçekliği, kişilik bölünmesi olarak yorumladığını gösteriyor olabilir. Simon'un kimliğinde gördüğümüz Simon James ismi, bunun ispatı ve sanki ikisinin bir kişiyi ancak tamamlayabildiği vurgulanıyor.


Ayoadenin romanda yer almayan katkısı ise sonlara doğru yükselen aşk teması. Dostoyevskinin problemini aşkla varolabiliriz mesajıyla çözüyor. Yönetmenin özgün tarafı olan retro (mekanlar, kıyafetler vb.) ve hipster estetiği, kitaba artı olarak eklenen Hannah karakterine (Golyadkinin sevdiği kadın küçük bir kısımda geçse de filmdeki karakterle alakası yok) yansıtılmış. Hannah da aslında bir var olmayan. Bu iki karakter vasıtası ile toplum perspektifinde silik insanların, birbirine ulaşması üzerinden romantik bir tutunamayanlar öyküsü yaratılmış (yine Brazil filmini hatırlarsak; bürokrasinin çıkmazından, rüyasında gördüğü kadının peşinden koşarak kaçmaya çalışan bir adamın hikâyesi vardır). Mia Wasikowskanın herhangi bir filmde varlığı, filmi tek başına yukarı taşımaya yeter iken, Ayoade tıpkı ilk filminde iki genç karakterine uyguladığını Hannah karakterine uygulamış ve ortaya kendine has bir estetik çıkarmış. Kurgunun müzikle beraber yükselmesiyle kitaptan bağımsız muazzam bir final oluşmuş

Sonuç olarak The Double, yine bir 19. yüzyıl Rus edebiyatı eserinden İngiliz uyarlaması olan Anna Karenina (2000 sonrası sinemaya baktığımda ilk aklıma gelen) gibi sinemanın ihtiyaç duyduğu özgün, biçimci ve yenilikçi uyarlamaların yanında kendine yer bulmayı başarıyor. (9/10)


1. Kardeşi Mihail’e yazdığı 1 Ekim 1859 tarihli mektupta Dostoyevski Golyadkin’in “toplumsal anlamı bakımından çok büyük bir tip” olduğunu söylüyor. Öteki için ise şöyle diyor: “Ne var ki bu öykü benim için tam bir başarısızlık oldu, oysa düşüncesi hayli parlaktı, edebiyat yaşamımda bu düşünceden daha ciddisini hiçbir zaman tasarlamamıştım. Ama öykünün biçimi çok başarısızdı.” (Bir Yazarın Günlüğü, Çev. Kayhan Yükseler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1005.)
 
* Bu bölüm Victor Terras'ın Dostoyevski'yi Okumak isimli inceleme kitabından alıntılanmıştır.

19 Şubat 2015 Perşembe

Nebraska (2013) - Bir Amaç Olarak Yol

Sideways  ve The Descendants filmleriyle uyarlama senaryo dalında 2 kez Oscara ulaşan 2000lerin en başarılı Amerikan bağımsız yönetmenlerinden Alexander Payne, son filmi Nebraskada bu kez sadece yönetmen koltuğunda oturuyor. Baba-oğul hikayesi olarak başlayıp eksenini dramatik bir aileye ve kasabaya çeviren senaryo, yol hikayesi formülünü takip etse de Payne'in çabasıyla türe çok şey katıyor. Gücünü naifliğinden alan, temaya uygun siyah-beyaz tercihiyle de benzerlerinden bir adım öne çıkan filmi, yönetmenin ─şimdilikbaşyapıtı olarak nitelemek yanlış olmaz.


Filmin ana karakteri Woody Grant, emeklilikten sıkılmış kendine bir meşgale arayan huysuz bir ihtiyardır. Kendisine gönderilen sahte piyango biletinden kazandığına inandığı 1 milyon dolar kafasını meşgul etmektedir. Film, Woody'nin ikramiyeyi almak için Lincoln, Nebraskaya  yürüyerek gitmeye çalıştığı görüntüyle açılıyor. Başkasını inandıramadığı ve ehliyeti olmadığı için bu yolu seçiyor. Abisine göre daha hassas olan küçük oğlu David, babasının şehirden sıkıldığını anlayıp onu Nebraskaya götürmeyi kabul ediyor. Onun şu sözleri filmin ve Woody karakterinin özeti: Adama bir yaşama amacı gerek. Bütün mesele bu.


Baba-oğul, Davidin şoförlüğünde Nebraska yolculuğuna başlıyorlar. Woodynin geceyi geçirdikleri otelde düşüp kafasını yarması planlarını bozuyor ve hafta sonluğuna memleketlerine, baba yurduna uğrama kararı alıyorlar. Hawthorne isimli kasabaya Kate (anne) ve büyük oğul Rossun da gelmesiyle aile tamamlanmış oluyor: Gençliğini ve yetişkinliğini içki içerek harcamış Ross'a göre sorumsuz─ baba, evdeki alkolik adamla uğraşmaktan hafif kafayı çizmiş çenesi düşük anne, başarılı sayılacak bir kariyeri olan fakat mutsuz ağabey ve ikinci esas karakterimiz, işinde, sosyal ilişkilerinde, genel anlamda hayatta başarısız kardeş.

Filmin kasabada geçen kısımları, konunun derinleşmesi ve ailenin bir araya gelmesi açısından önemli. Woodynin içinde ukte kalmış belli ki kasabada yaşadığı veya yaşamadığı şeyler. Piyango ödülü bir fantezi nesnesi ve kasabanın buna inanması ─aslında onlar da bir heyecan arıyorlar─ sonucu kısa bir süreliğine de olsa kahraman oluyor. İşin ucundaki para ise eş-dost-akraba arasında küçük hesapların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Küresel bir portre izliyoruz; küçük resimde bir aileyi büyük resimde de akraba çevresi ve kasabayı. Şehirlerden önceki yerleşim yerlerimiz olan kasaba veya köyleri hüzünle anıyoruz. Kasaba insanı sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmış. Woody’ye az da olsa hak veriyoruz böylece; içki içmekten başka yapacak bir şeyin olmadığı bir yer. Bu hüzünlü kasabada eski defterler açıldıkça, filmin gözlemci karakteri David babasına yakınlık duyuyor. Eski sevgilisinin ve Katein kendisi için verdiği mücadele, Kore gazisi olduğu, arkadaşı engellememiş olsa David doğmadan önce Kate ile boşanacağı gibi Woody hakkındaki bilgiler, donuk ve umarsız ihtiyarı az da olsa anlamamıza onunla empati kurabilmemize yardımcı oluyor. Film, ayrıntılarıyla zenginleşiyor ama bütünlüğünü kaybetmiyor. Kafamızda hala Nebraska var.


Bruce Dern o kadar iyi rol yapmış ki, hayatının rolünü oynamış desem abartmış olmam. Maalesef bu performansıyla Oscar ödülüne layık görülmedi. En azından Cannes Film Festivalinde en iyi aktör ödülünü alması sevindirici. Aslında filmde kötü oynayan oyuncu yok. Halihazırda filmi tek başına sırtlayacak bir karakter varken yan karakterler, filme ayrı bir renk katmış. Senarist Bob Nelsonın başarısı da burada, bu detaylarda. Kasaba halkı, bir kaç replik sunan oyuncular bile filmin gerçekçiliğini bozmamış. Filmdeki performansıyla Oscarda yabancı kadın oyuncu adaylığı alan June Squibb de Kate karakteriyle harikalar yaratmış ve filmin komedi yükünü neredeyse tek başına taşımış. Öyle ki beklemediğiniz sahnelerde Katein repliklerine gülmekten filmin dram olduğunu unutabilirsiniz. Burada Will Forte ve Bob Odenkirk isimlerini anmazsak haksızlık etmiş oluruz. Sade oyunculuklarıyla filmi kotarmışlar.

Filmin bir başka artısı da müzikleri. Gelecekte, belki de, filmin ruhuna büyük katkı sağlayan Mark Ortonın besteleriyle hatırlayacağız bu güzel filmi. (9/10)

11 Temmuz 2013 Perşembe

Seven Psychopaths (2012) - Şiddet ve Barış

John Lennon, Gandi ikilisini mi tercih edersiniz, yoksa Hitler, Stalin ikilisini mi? Aramızdaki Neo-Nazi arkadaşlar ve Sovyet hayranları dışında çoğumuzun tercihi bellidir aslında. Tarihin adeta birer canavardan bahseder gibi yazdığı insanlara sempati duymayız. Neden ve kimler tarafından bu insanların şiddet sembolüne dönüştüğü de ayrı bir tartışma konusu. Fakat hepimizin içinde bir "şiddet vs barış" veya "nefret vs sevgi" savaşı vardır. İnsan çelişkileriyle güzeldir ve bu özelliği ile hayvandan ayrılır.

Bu film de çelişkileriyle güzel. Filmde bir yanda Holywood klişesi olarak dalga geçilen şiddet sahneleri işlenirken, diğer yanda klasik müzik eşliğinde eşsiz doğa sahneleri var. Bir tarafta silahlar diğer tarafta tatlı birer köpek ve tavşan var.


Filmin ilk yarısı bol kan ve aksiyonla geçerken, ikinci yarısında tansiyon düşüyor ve karakterlerle birlikte düşünmeye, olayları sorgulamaya başlıyoruz. Bu kısım bana "Beat Kuşağı" edebiyatını hatırlattı. Çölde, kayalıklar ve tropikal ağaçlardan başka hiçbir şeyin olmadığı geniş boşluklarda, karakterler uzun uzun konuşarak kendi iç hesaplaşmalarını tamamlıyorlar. Başlarda karakterler arasında iyi bir anlaşma söz konusu iken, daha sonra çatışmalar ve ayrılmalar başlıyor. Vietnamlı Budist kendi aydınlanmasını ve arınmasını yaşayıp huzurlu(!) bir şekilde öldüğü halde, diğer karakterlerin sonu istemeden de olsa şiddetle bitiyor.


Filmin en sevdiğim kısmı "Suç ve Ceza" kitabına yapılan referanslardı. 2. psikopatın kızını öldüren katil, Raskolnikov'a bilinçli bir şekilde benzetilmeye çalışılmış sanki. Cinayeti baltayla işlemesi, cinayetten sonra dayanamayıp polise teslim olması, hapishanede İncil'i okuması...

İlk filmiyle herkesi şaşırtmış bir yönetmen Martin McDonagh. Nasıl tanımlayabilirim In Bruges filmini bilmiyorum. Mizah yeteneği de olan fakat bunu kısıtlı kullanan, melodram yüklü bir film diyebilirim. Çok özel bir sahnesi vardı. Silahların bu kadar güzel kullanıldığı bir sahne hatırlamıyorum. Yönetmenin zekasına ve yaratıcılığına hayran kalmamak elde değil. Bu filmin ardından eleştirmenler ve sinemaseverler tarafından çok büyük beklentiler oluştu yönetmene karşı. İstemeden ilk filmiyle kıyaslıyorum Seven Psycopaths'ı ve beklentilerimi çok da karşılayamadığını görüyorum. Genel olarak orijinal bir fikir gibi görünse de filme ayrıntılarıyla baktığımızda filmin çok da dolu olmadığını düşünüyorum. Başta çelişkileriyle güzel demiştim ama, film ikiye bölündüğü için bütünlük sağlanamıyor ve başarısız bir denemeye dönüşüyor. Aslında yönetmen yarattığı baş karakterle kendi durumunu, yazma sıkıntısını anlatıyor. Bu konuda samimi ama maalesef film, iyi yönetmenlerin aralarda verdiği tavizlerden birine dönüşüyor.

Yine de keyif alınarak ve tekrar tekrar izlenilebilecek bir yapım. Beklemediğimiz filmlerde birden çıkıp bizi şaşırtan Tom Waits (her ne kadar tanınmayacak kadar yaşlanmış olsa da) de artısı. (6/10)

18 Ocak 2013 Cuma

Everything is Illuminated (2005) - Tarihine Sahip Çıkanlar

Tarih, geçmiş gibi kavramlar, bizim gibi yeni nesil gençler için pek anlam ifade etmiyor. Bunun önemli bir sebebi, kapitalist düzenin, tüketim toplumu yaratarak insanı ruhsuzlaştırması olsa da suçu biraz da kendimizde aramalıyız. Bir de batının rasyonalizmi var tabii. Duygulara yer yok artık.

Nenelerimiz, dedelerimiz geçmişle ilgili hikâyeler anlatırlar bizlere. Kimi zaman yaşadıkları acılar, kimi zaman eski zamanlara dayanan özlemleridir bu hikâyelerin konusu. Yaşadıkları bu çelişki onları bir çözüme götürmese de geçmişlerini asla reddetmezler, geçmişle aralarındaki bağı asla koparmazlar. Geçmişlerini unutmaya çalışmazlar. Anlattıkları bu hikâyeler bizleri fazla etkilemez. Hayat görüşleriyle ve fikirleriyle cahil, çağın gerisinde kalmış olduklarını düşünürüz. Peki biz çağdaş, modern olduk da ne oldu? Neden bu kadar rahatız? Çünkü empati kurma yeteneğimiz gelişmemiş. İnsanoğlu böyledir, bir şeyi kendi tecrübe etmeden anlayamaz tam olarak. Onlar 20. yüzyılın başındaki talihsiz dönemi yaşadılar. Savaşlar, katliamlar, bölünmeler, kutuplaşmalar... Bizse '80 darbesi sonrasının katı toplum kurallarına bile denk gelmedik. 90'ların renkli pop kültürü mü bizi bu hâle soktu acaba? Zannetmiyorum, aklımız başımıza geldiğinde 90'ların sonuydu.


Bana üstte yazdıklarımı düşündüren, aile geçmişimi sorgulatan bir filmden bahsetmek istiyorum. Everything is Illuminated isimli bu filmi Amerikan bağımsız yapımı olarak nitelemek mümkün. Oyuncu olarak tanıdığımız Liev Schreiber'ın ilk yönetmenlik denemesi olan film, bir roman uyarlaması. Kitabı okumadım fakat yazar Jonathan Safran Foer'un üslubu hakkında olumlu yorumlar dolaşıyor internette.

Filmde dedesinin öyküsünün peşinden giden bir genç var. Günümüzü düşünürsek pek de alışık olmadığımız bir genç türü. Adı Jonathan. Jonathan'ın aile eşyaları koleksiyonu yapma gibi bir hobisi var. Büyükbabasının büyüdüğü yeri görmek istiyor. Büyükbabasını, 1942 yılında Nazilerden kurtaran kadını bulma amacıyla uzun bir yolculuk yaparak Ukrayna'ya geliyor. Burada devreye, hip-hop müziği hayranı olan dansçı Alex ve onun büyükbabası giriyor. Alex, Jonathan'a onun "hürmetkar tercüman"ı olarak bu yolculukta eşlik ediyor, büyükbabası ise şoför olarak.



Eğlenceli bir yol filmi olarak da bakabiliriz filme, hüzünlü bir tarihi film olarak da. İkisini de başarıyla kotarmış bir film. Yahudilerin, Nazilerin elinden kurtarıldığı filmlere alışığız aslında, Holywood sağolsun. Bu filmin ötekilerden farkı, hepsinden daha samimi olması. Başımıza vura vura kakmıyor anlatmak istediklerini, "isteyen alır, isteyen almaz mesajımı" diyor film. Bu da filmi bağımsız yapan etken.

Oyunculara baktığımızda Yüzüklerin Efendisi serisinden tanıdığımız Elijah Wood başrolde çok iyi bir oyunculuk çıkarmış. Gogol Bordello'nun solisti Eugene Hutz ise esas mesleği olmamasına rağmen sırıtmamış.

Filmin müziklerine değinmeden olmaz. Yol filmi havasına uygun müzikler seçilmiş. Doğu Avrupa ve Balkan müzikleri kullanılmış. Gypsy folk diyebiliriz genel olarak, bir tür belirtmek gerekirse. Yerine göre eğlenceli, yerine göre hüzünlü bu müzikler, film haricinde de sürekli dinleyebileceğiniz müzikler hâline gelebilir.

Filmin en sevdiğim sahnelerinden birini paylaştım altta. Müzik ve edebiyatın (şiir), görüntülerle beraber mükemmel bir uyumla birleştiği bir sahne. (7/10)


"My grandfather informs me that this is not possible."

1. Geleneksel Tunç Kozalak Ödülleri

Selamlar! Yine film görmekten sıkıldığım, 2019 filmlerini eritmeye çalışırken işkence çektiğim, Twitter'da her gün başka film övülürken...