romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2016 Perşembe

The Lobster (2015) - İnsanın Yalnızlığı ve Aşk İhtimali

Kynodontas filmi ile ismini sinema dünyasına duyuran Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos'un son filmi The Lobster, yönetmenin İngilizce çektiği ilk film olma özelliğini taşıyor. Dogtooth ile eleştirisini bir aile üzerinden iktidara ve iktidarın oluşturduğu tahakküm diline yönelten yönetmen, The Lobster'da ise modernizmin insanı ve insan ilişkilerini getirdiği noktayı irdeliyor.


Eşinin kendisine başka bir partner bulmasıyla yalnız kalan başkarakterimiz David, şehirdeki yaşamını terk edip yeni bir eş bulmak üzere bir otele yerleşmek zorunda. Çünkü yönetmenin kurduğu evrende yalnızlık yasaklanmış durumda. 45 gün içinde otelde kendine uygun birini bulamazsa bir hayvana dönüştürülecek. En azından bir sonraki hayatlarında hangi hayvanın bedeninde yaşamak istediklerini seçebiliyorlar. David'in seçtiği hayvan ise ıstakoz.

Dünyayı, basitçe Orman, Şehir ve Otel olarak üç mekâna bölen film, hepsindeki genel durumu gösteriyor bize. Filmin ilk yarısının geçtiği otelde katı kuralların yavaş yavaş açılması ile absürt bir ortamda buluyoruz kendimizi. Otelin geçici konukları ise günlük eylemlerinin tekdüzeleşmesinden dolayı mekanikleşmiş, duygusuzlaşmış bir halde. Giriştiği sahte ilişkinin yükünü kaldıramayan David otelden kaçmak zorunda kalıyor ve filmin ikinci mekânına geçiyoruz. Ormandaki asiler alternatif bir yaşamı, yalnızlığı seçmiş gibi görünseler de başlarındaki kişi/kişilerin tutumları yüzünden gerici bir çizgiye yerleşiyorlar. Burada da oteldeki gibi gereksiz kurallar ve cezaları var.


Orman ile şehir ve/veya otel arasındaki karşıtlık, kapitalizm ile sosyalizm ( A.B.D. ile Sovyet Rusya veya NATO ile Doğu Bloku da denebilir) arasındaki karşıtlığı hatırlatabilir; sistemin alternatifi gibi görünen başka bir sistemin de esasında çok farklı olmadığı veya başlangıçta muhalif gibi görünen öteki sistemin de eleştirdiği sisteme dönüştüğü gerçeği. Bir sahnede ormandaki liderin tasma takıp yürüttüğü domuz gösterilirken anlatıcı; "Bazı cezalar diğerlerinden daha kötüdür." diyor. Burada George Orwell'ın kısa romanı Hayvan Çiftliği'ne bariz bir gönderme var. Orwell, kitabın sonunda insanlaşan Napolyon karakteriyle, aslında düzenlerin değil başındaki insanların önemli olduğunu, kapitalizm ile sosyalizm arasında çok da bir fark olmadığını demeye getirir.

Film, kadın anlatıcının görülmesiyle ve hem kendisinin hem de David'in yaşadıklarını günlüğüne yazdığının anlaşılmasıyla romantizme kayıyor. Rachel Weisz'ın sesini her duyduğumuzda giren müzik anlatının tonunu güzelleştiriyor esasında. Fakat bu filmin bütünlüğü açısından bir sorun teşkil ediyor. İkinci yarıdaki romantik anlatım, ilk yarıdaki ironik anlatımla uyuşmuyor ve filmin ikiye bölünmesine sebep oluyor. Filmin yarattığı etkiyi düşürmese de bu ikilik, filmin ritmini biraz bozuyor. Lanthimos büyük film çekmeye çalışırken acele etmiş ve temaları karıştırıp toparlayamamış sanki.

Yine de ikinci bölümde filmi önemli kılan bir sekans var. Aşık çift, farklı kulaklıklardan aynı anda aynı müziği açarak dans ediyorlar ve ortak bir frekans yakalayıp birbirleri arasında otelde çiftler arasında yakalanması gereken maddi, elle tutulur uyumun dışında kalan bir ahenk sağlamaya çalışıyorlar. Devamındaki sahnede ise diğerlerinin anlamayacağı, beden hareketlerinden kurulu bir dil inşa ediyorlar ve aralarındaki bağ sağlamlaşıyor. Yönetmenin ilk büyük filmi diyebileceğimiz Dogtooth'da tam tersi bir durum mevcut. İktidar kendi dilini yaratarak bireylere hükmedebiliyordu kolayca. Burada ise bireyler, iktidarın dilini reddederek başlıyorlar işe. Ve tam olarak yeterli olmasa gerek ki bir de kendi dillerini yaratıp bu dil üzerinden yeni bir bağlam kuruyorlar; aşk.


Sistemden kaçış pratikte mümkün değil. Uyumlu gibi görünen bir çift olmayı başarabilirlerse hayatta kalıp şehirde yaşayacaklar. Fakat bu sistemin daha yumuşak tarafına geri dönüş sadece. Tek ihtimal var; gerçek aşk. Çift olmak teş başına yeterli değil. Çift olmanın ötesine geçip yeni bir dil ve bağlam kurarlarsa ancak bu gerçekleşir. Sonu açık bırakılmaktan ziyade bize bırakılmış. Siz olsanız yapabilir miydiniz? (8/10)

21 Ekim 2013 Pazartesi

Only Lovers Left Alive (2013) - Sıkıcı ve Vasat Zombiler

Jim Jarmusch genel olarak filmlerinde olaylardan çok durumları anlatır. Hayatın sıkıcılığına vurgu yapmak için belki de filmlerinde bu tarz bir tutum alır çoğunlukla. Ve filmin içine sokmaya çalışır sizi. Filmi kabullenip, kendinizi herhangir bir karakterin yerine koyamazsanız eğer film, sıkıcı, amaçsız ve boş bir film olarak kalır aklınızda. Halbuki filmlerin konuları evrensel ve gayet de gerçektir. Karakterler diğer filmlere göre daha dünyadandır.

4 yıl aradan sonra çektiği yeni filminde de yönetmen üslubundan ödün vermiyor. Bu kez ana karakterlerimiz biraz fantastik: Bu aralar çok moda olan -ki bu aynı zamanda bir Holywood eleştirisi- vampirler. Fakat bir fark var: İnsanların kanını emmek yerine laboratuvarlardan para karşılığında, gizlice, şişe şişe aldıkları kan ile idare ediyorlar. Mecazi anlamda insanların kanını emen ise "zombiler". Yani yaşayan ölüler olarak tanımlayabileceğimiz sıradan insanlar.


Birbirlerine deli gibi aşık olan bu iki karakterimizin bir diğer ilginç özelliği de asırlardır yaşıyor oluşları: Adam ve Eva. Adam, hayatta müzikten başka bir şeyden zevk almayan, modern hayatın ve kendi tabiriyle "zombiler"in karamsarlaştırdığı bir adam. Eva ise kocasının tersine hayattan zevk almayı bilen, dansa meraklı, farklı kültürler tanımak için sürekli seyahat eden bir kadın. Tıpkı Yin ile Yang (filmin başında kameranın plak ile beraber 360° dönerek karakterlere yaklaştığı bölümü hatırlayın) gibi birbirlerinin zıttı ama birbirlerinden ayrı asla düşünülemeyecek iki vampir. 2013'e geldiğimizde Adam Detroit'te, Eva ise Fas'ın Tanca şehrinde yaşıyor. Uzun zamandır görüşmemiş olmalarından kaynaklanan özlem onları Detroit şehrinde buluşturuyor ve aralarında geçmişi yad ettikleri uzun bir sohbet başlıyor.


Yönetmenin yaptığı göndermeler saymakla bitmez: Dr. Faust, Dr. Watson, Dr. Caligari, Dr. Strangelove, Darwin, Adam'ı bunalıma sürükleyen fransızlar (sanırım Sartre ve Camus), Eva'nın yolculuktan önce bavuluna koyduğu kitaplar (Cervantes, Elif Şafak). Bunlar hatırladıklarım ve internetten araştırdıklarım. Bunlarla birlikte geri kalanları ve Marlowe karakteri, ayrı bir yazıda tek tek incelenmeli.

Yine Adam'ın deyişiyle "zombilerin merkezi" Los Angeles, yani Holywood; Leox Carax'ın son filmi Holy Motors'u akıllara getirebilir. Carax'ın zeki bir şekilde yaptığı Holywood eleştirisini küçük bir şakayla geçiştirmiş sadece Jarmusch, olayı Carax kadar ciddiye alıp üstüne çok gitmemiş.

Filmin beğenmediğim tarafları da var. Bunlardan biri Ava karakteri. Filme birden giriyor ve filmi bir yere götürmeden çıkıyor. Sanki sadece Adam ve Eva'nın, beraber Tanca'ya gitmeleri için bahane olsun diye filme konulmuş. Eva'nın kardeşi olmasına da mitolojiyle bir bağlantı kurup yorum yapabilen var mı merak ediyorum. Malumunuz kutsal kitaplara göre Eva'nın bir kardeşi yok. Karakterinin filmde amaçsız oluşu, Mia Wasikowska'nın son zamanlardaki yükselişini olumsuz etkilemediği de bir gerçek.
   
Beğenmediğim bir diğer nokta ise diyaloglar. Diyaloglar eski Jarmusch filmleri kadar iyi değildi bence. Sanat tarihine yapılan referanslar güzel olsa da ardından yapılan zorlama espriler kötüydü. Salonda zaten az kişi güldü bu esprilere; onlar da ben bu göndermeyi anladım mantığıyla yaklaşıp kendilerini göstermek istediler herhalde. Bazılarının filme sadece gülmek için geldiğini düşündüm hatta.


Belki de yönetmen, kendisinin de bir vampir olarak beslendiği sanatsal referanslarla bizim de kanımızı emiyor ve sıkıcı insanlardan (filmdeki tabirle zombiler) olmamamıza yardımcı oluyor. Çıkış fikriyle, oyunculuklarıyla, müzikleriyle, enfes görüntüleriyle; her yönüyle karizma, Jim Jarmusch filmografisine yakışır bir film. Bir Stranger Than Paradise olmasa da, her ne kadar salonun çoğunluğu beğenmeyip burun kıvırsa da, bir 10 yıl sonra değerinin daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. (8/10)

 

1 Şubat 2013 Cuma

Bilgisayar İcat Oldu Mertlik Bozuldu

Teknolojinin faydaları olduğu gibi zararları da var. "Yararı mı daha çok zararı mı?" tartışılır. Fakat bazı gerçekler var: Artık sokakta oynayan çocuklar göremiyoruz pek. Artık evlerinde sanal oyunlar oynayan, sanal çocuklar var. İki taştan kale yapıp, deli dana gibi koştuğumuz, yerlerde sürünerek, terleyerek, yorularak eğlendiğimiz günler geride kaldı. Seksek çizgileri olurdu sokaklarda. Bari saklambaç oynayın be!

Ama tabii çocuklara atamayız suçu. Devir değişti. Ebeveynler çocuklarını doğru yönlendirse bile, onlar okulda ve diğer çevrelerde öğreniyorlar popüler bir canavar olduğunu. Bilgisayar. Tek tuşu kalmış canavar. Artık tuşlar, klavyeler bile yok. Her şey dokunmatik. Çok hızlı gelişiyor teknoloji. Ne gerek var? Acelemiz mi var, bir yere mi yetişmeye çalışıyoruz?

Sokak alt kültürü dediğimiz bu eski güzellikleri filmlerde görebiliyoruz artık sadece. Bu filmlerden biri de Aşk Tesadüfleri Sever. Her ne kadar adından da anlaşılabileceği üzere bir aşk filmi olsa da ben başka taraflarını sevdim filmin. Önce en sevdiğim yönlerinden biri olan görüntü yönetiminden bahsetmem lazım. Fransız filmlerini hatırlatan sinematografisi, yukarıda yazdığım eski günleri hatırlatmada bana yardımcı oldu. Renklerle dönem havası başarılı bir şekilde yansıtılmış. Tabii bu bahsettiklerim filmin geçmişte geçen  kısımlarında gördüğümüz özellikler. Filmin şimdiki zamanına baktığımızda üslup açısından öne çıkan bir özellik yok. Fakat bu iki ayrı zaman arasındaki geçişler filme ayrı bir hava katıyor ve filmi ayakta tutuyor.

Filmin yönetmeni Ömer Faruk Sorak'ın kariyerine baktığımızda, önce kameramanlık daha sonra görüntü yönetmenliği yaptığını görüyoruz. Yukarıda yazdıklarım yerine oturuyor böylece.


Evde otoriter babadan dolayı oluşan 80 sonrası dönemi havası, sokakta yerini renkli, eğlenceli bir hayata bırakıyor. Belki 30 dakika bile sürmeyen bu görüntüler beni çok etkiledi. Neden diye sorarsanız, filmin büyük bir kısmının geçtiği Ankara'da, benzer bir mahallede, benzer oyunlarla büyüdüm. Bizim de sokaklarımızdaki evlerin, apartmanların bazılarının alt katı dükkan olarak kullanılırdı. Ve hala kullanılmakta. Özellikle Kuğulu Park'taki sahneler, Ankara'yı az çok bilen herkesi etkilemiştir. Kızılay, Güven Park, Tunalı Hilmi Caddesi, Atakule, Ankara Garı gibi Ankara'nın sembolü olan mekanları da görüyoruz filmde. Sonuçta Ankara'da film çekilmesine pek alışık değiliz ve tanıdık bir yer gördüğümüz zaman acemi bir mutluluk yaşıyoruz.
    
Oyunculuklara gelecek olursak, başroller Belçim Bilgin ve Mehmet Günsür vasatı aşamamışlar bana kalırsa. Kişisel olarak ikisini de itici buluyorum aslında. Bu yüzden sağlıklı bir tahlil yapamamış olabilirim. Diğer taraftan Ayda Aksel, Şebnem Sönmez ve Hüseyin Avni Danyal ustalıklarını konuşturmuşlar. Yalnız burada Altan Erkekli'ye ayrı değinmek lazım. Özellikle "baba-oğul kavgası" sahnesindeki mükemmel oyunculuğu hakkında ne söylesek az kalır. Ses kaydı yaptığı sahnedeki monologu da unutmayalım.

Filmin beğenmediğim yönlerinden bahsedip, filmin bende yarattığı havayı bozmak istemiyorum. Ayrıca uzun bir yazı oldu. Sonuç olarak filme "modern bir yeşilçam masalı denemesi" olarak bakabiliriz. Filmin kusurlarını görmezden gelmemize yardımcı olur mu bu bakış açısı? Orası size kalmış. (5/10)


                                             Şükür ki "bisiklet sürenler" var hala.

1. Geleneksel Tunç Kozalak Ödülleri

Selamlar! Yine film görmekten sıkıldığım, 2019 filmlerini eritmeye çalışırken işkence çektiğim, Twitter'da her gün başka film övülürken...