16 Şubat 2016 Salı

Star Wars: Episode VII - The Force Awakens (2015) - Bir Mit Uyanıyor

2000'li yıllara gelindiğinde kürenin en popüler fenomenine dönüşecek olan Star Wars, 1977 yılında ilk defa perdeye yansıdığında kendi halinde, Holywood stüdyosuna göre bağımsız sayılabilecek bir uzay fantezisidir sadece. Fakat yönetmeni ve yaratıcısı George Lucas, farkında olmadan, kitaplarıyla, çizgi romanlarıyla, çizgi dizileriyle, bilgisayar oyunlarıyla ve oyuncaklarıyla gün geçtikçe genişleyen bir evren yarattı. Orijinal üçlemenin (1977-1983) ardından gelen ikinci üçleme (1999-2005), her ne kadar çoğunluk tarafından hayal kırıklığı ile karşılansa da filmin bilinirliği artmaya devam etti ve bir kült haline evrildi. 2012 yılında Disney'in Lucas Ltd.'yi satın almasıyla beraber ise yeni bir döneme girildi ve yeni bir Star Wars serisi çekileceği açıklandı. Böylece Star Wars ile büyüyen kuşaklara bir yenisi daha eklenmiş olacak ve filmi sinemada izleme şansına erişecek üçüncü kuşak oluşacaktı. Her ne kadar endüstrinin ve kapitalizmin zirvesine oturan bir objeden bahsediyor olsak da Star Wars'u özel yapan mistisizmin, gittikçe maddeleşen ve robotlaşan gerçek evrenimiz için bir kurtarıcı olduğunu söyleyebiliriz. Yeni filmi önemli kılan unsurlardan biri de bu konuda nasıl bir yaklaşım sergileyeceği ve yeni kuşağa nasıl yol göstereceğiydi.


Karanlık bir sekans ile açılan filmde ilk olarak bir Starfighter pilotu olan Poe karakteri ile tanışıyoruz. Yakın planlar, hareketli kamera, stormtrooperların gerçek bir asker gibi gösterilmesi Irak'taki Amerikan birliklerini andırıyor. Ardından sırasıyla Finn ve Rey karakterleri tanıtılıyor. Yıkımın ve sefaletin hakim sürdüğü Jakku gezegeni, metal toplayan ve bunun ticaretini yapan insanlar, savaştan çıkmış Orta Doğu'yu hatırlatıyor. Farklı, yenilikçi, güncel meseleleri dert edinmiş bir Star Wars izleyecekmişiz gibi başlasa da film; bu kısa sürüyor ve yerini bildiğimiz temalara bırakıyor.

İlk yarım saatten sonra 5. ve 6. filmin senaristlerinden Lawrence Kasdan almış yönetmen J. J. Abrams'ın elinden kalemi ve klasik Star Wars öyküsü yazmış sanki. Esasında senaristler arasında başlangıçta ismi geçen Micheal Arndt (Little Miss Sunshine'ın senaristi) daha özgün bir senaryoya imza atabilirdi. Fakat anlaşmazlıklar sebebiyle projeden ayrılmış kendisi. *


Filmin yükseldiği nokta her ne kadar Han ve Chewbacca'nın girişi başarısız olsa da Han Solo'nun, Güç ve Jedi'yı, Rey ve Finn'e dolayısıyla üçüncü kuşak diyebileceğimiz yeni kuşağa anlattığı sahne; birinci kuşağın üçüncü kuşağa ilk ağızdan miti anlatması; kendisi hali hazırda bir mit olan bir filmin içinde mit anlatımı. Zekice bir buluş çünkü Han Solo, Rey ve Finn'e anlatırken aynı zamanda seyirciye de anlatıyor ve ilgi çekici olan anlatan kişinin ilk seride inançsız ve faydacı diye niteliyebileceğimiz Han karakteri olması; Güç ve Jedi'dan yüce şeylermiş gibi bahsediyor.


Filmin en başarılı kısmı, Maz Kanata karakterinin kalesinde geçiyor: İlk filmde Luke'un Obi-Wan Kenobi ile beraber uzay gemisi kiralamak için girdiği, Han Solo'yu ilk gördüğümüz mekana benzer, steampunk ögelerin hakim olduğu, kaçakçıları ve uzaylı yaratıklarıyla bu mekan ve sonrasına gelişen olaylar orijinal üçlemenin ruhunun yakalandığı tek kısım belki de. Han da böylece esas yuvasına dönmüş oluyor. Devamında Usta Yoda'nın dişi versiyonu (malumunuz Yoda'sız Star Wars olmaz) gibi duran Maz Kanata karakterini tanıyoruz. Rey'in çocukluğunu, geçmişi ve geleceği görmesi, Luke'nin ışın kılıcının onu çağırması filmin duygusunu seyirciye geçirmesini sağlıyor ve film bir kez daha yükseliyor.

Esasında Star Wars'un kült olarak anılması, kahramanlık öyküsü olmasından ziyade görsel anlatımı sayesindedir. Karakterlere, drama yaklaşımıdır farkı yaratan. Lucas, uzak planlar yardımıyla, karakteriyle çok fazla duygusal yakınlık kurmamıza izin vermez. Star Wars'u destansı ve mitolojik yapan o uzaklığıdır, o durgunluğu o sakinliğidir.


Kylo Ren ve karanlık taraf, yeni seri terminolojisiyle First Order'a gelirsek bir olmamışlık söz konusu. Kylo Ren karakterinin tabanında çok büyük bir zayıflık var. Sonuçta Darth Vader, Darth Vader olmak için veya kötü olmak için karanlık tarafa geçmemiştir. Ve yaratılan güçlü karakter sayesinde kötü de olsa sevilir bir şekilde. Bir diğer problem de Ren'in ustasının olmaması ve iki sith kuralının bozulmuş olması.

First Order, bayrakları, giyimleri ve düzenleriyle direkt olarak Nazi Almanyası'nı sembolize ediyor. Bu durum çok ucuz ve kolaycı olmuş.


Mesele şu; biz sinemada Star Wars filmi mi izlemek istedik yoksa yeni ve özgün bir Star Wars filmi mi? Film ikisini de başaramamış. Çünkü ikisini de yapmaya çalışmış. Bir yandan '77 yapımlı ilk filmin öykü şeması alınmış, nostalji amaçlı üç önemli karakterle de birinci kuşağı hedeflenmiş bir yandan yeni karakterlerle empati kurması istenen üçüncü kuşak hedeflenmiş. Hem yeni kuşağın, hem veteran diyebileceğimiz eski kuşak izleyiciyinin de salondan memnun ayrılması için hesaplanarak yapılmış, izlenme ve satılma kaygısı filmin kendisinin, sinemanın önüne geçmiş başarısız bir film. Çok şey olmak isterken iki arada bir derede kalınmış. George Lucas'ın yarattığı mite hayran ve bu miti övmekten başka bir şey yapamayan zavallı bir uyarlama var karşımızda. Spin-off olsa kurtarırdı ama seriyi devam ettirme amacıyla yola çıkan bir filmi maalesef "İlk elin günahı olmaz," diyip geçiştiremeyiz. Devam filmleri, karakterlerin motivasyonları (Finn karakteri örneğin) vasıtasıyla genişleyip iyi bir üçleme yaratabilir belki fakat Güç Uyanıyor serinin en zayıf halkası olarak anılacak en iyi ihtimalle.

Yine de jenerik akarken güzel hislerle beraber şunu düşündüm; galiba Star Wars hiç bitmeyecek. (5/10)

14 Ocak 2016 Perşembe

The Lobster (2015) - İnsanın Yalnızlığı ve Aşk İhtimali

Kynodontas filmi ile ismini sinema dünyasına duyuran Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos'un son filmi The Lobster, yönetmenin İngilizce çektiği ilk film olma özelliğini taşıyor. Dogtooth ile eleştirisini bir aile üzerinden iktidara ve iktidarın oluşturduğu tahakküm diline yönelten yönetmen, The Lobster'da ise modernizmin insanı ve insan ilişkilerini getirdiği noktayı irdeliyor.


Eşinin kendisine başka bir partner bulmasıyla yalnız kalan başkarakterimiz David, şehirdeki yaşamını terk edip yeni bir eş bulmak üzere bir otele yerleşmek zorunda. Çünkü yönetmenin kurduğu evrende yalnızlık yasaklanmış durumda. 45 gün içinde otelde kendine uygun birini bulamazsa bir hayvana dönüştürülecek. En azından bir sonraki hayatlarında hangi hayvanın bedeninde yaşamak istediklerini seçebiliyorlar. David'in seçtiği hayvan ise ıstakoz.

Dünyayı, basitçe Orman, Şehir ve Otel olarak üç mekâna bölen film, hepsindeki genel durumu gösteriyor bize. Filmin ilk yarısının geçtiği otelde katı kuralların yavaş yavaş açılması ile absürt bir ortamda buluyoruz kendimizi. Otelin geçici konukları ise günlük eylemlerinin tekdüzeleşmesinden dolayı mekanikleşmiş, duygusuzlaşmış bir halde. Giriştiği sahte ilişkinin yükünü kaldıramayan David otelden kaçmak zorunda kalıyor ve filmin ikinci mekânına geçiyoruz. Ormandaki asiler alternatif bir yaşamı, yalnızlığı seçmiş gibi görünseler de başlarındaki kişi/kişilerin tutumları yüzünden gerici bir çizgiye yerleşiyorlar. Burada da oteldeki gibi gereksiz kurallar ve cezaları var.


Orman ile şehir ve/veya otel arasındaki karşıtlık, kapitalizm ile sosyalizm ( A.B.D. ile Sovyet Rusya veya NATO ile Doğu Bloku da denebilir) arasındaki karşıtlığı hatırlatabilir; sistemin alternatifi gibi görünen başka bir sistemin de esasında çok farklı olmadığı veya başlangıçta muhalif gibi görünen öteki sistemin de eleştirdiği sisteme dönüştüğü gerçeği. Bir sahnede ormandaki liderin tasma takıp yürüttüğü domuz gösterilirken anlatıcı; "Bazı cezalar diğerlerinden daha kötüdür." diyor. Burada George Orwell'ın kısa romanı Hayvan Çiftliği'ne bariz bir gönderme var. Orwell, kitabın sonunda insanlaşan Napolyon karakteriyle, aslında düzenlerin değil başındaki insanların önemli olduğunu, kapitalizm ile sosyalizm arasında çok da bir fark olmadığını demeye getirir.

Film, kadın anlatıcının görülmesiyle ve hem kendisinin hem de David'in yaşadıklarını günlüğüne yazdığının anlaşılmasıyla romantizme kayıyor. Rachel Weisz'ın sesini her duyduğumuzda giren müzik anlatının tonunu güzelleştiriyor esasında. Fakat bu filmin bütünlüğü açısından bir sorun teşkil ediyor. İkinci yarıdaki romantik anlatım, ilk yarıdaki ironik anlatımla uyuşmuyor ve filmin ikiye bölünmesine sebep oluyor. Filmin yarattığı etkiyi düşürmese de bu ikilik, filmin ritmini biraz bozuyor. Lanthimos büyük film çekmeye çalışırken acele etmiş ve temaları karıştırıp toparlayamamış sanki.

Yine de ikinci bölümde filmi önemli kılan bir sekans var. Aşık çift, farklı kulaklıklardan aynı anda aynı müziği açarak dans ediyorlar ve ortak bir frekans yakalayıp birbirleri arasında otelde çiftler arasında yakalanması gereken maddi, elle tutulur uyumun dışında kalan bir ahenk sağlamaya çalışıyorlar. Devamındaki sahnede ise diğerlerinin anlamayacağı, beden hareketlerinden kurulu bir dil inşa ediyorlar ve aralarındaki bağ sağlamlaşıyor. Yönetmenin ilk büyük filmi diyebileceğimiz Dogtooth'da tam tersi bir durum mevcut. İktidar kendi dilini yaratarak bireylere hükmedebiliyordu kolayca. Burada ise bireyler, iktidarın dilini reddederek başlıyorlar işe. Ve tam olarak yeterli olmasa gerek ki bir de kendi dillerini yaratıp bu dil üzerinden yeni bir bağlam kuruyorlar; aşk.


Sistemden kaçış pratikte mümkün değil. Uyumlu gibi görünen bir çift olmayı başarabilirlerse hayatta kalıp şehirde yaşayacaklar. Fakat bu sistemin daha yumuşak tarafına geri dönüş sadece. Tek ihtimal var; gerçek aşk. Çift olmak teş başına yeterli değil. Çift olmanın ötesine geçip yeni bir dil ve bağlam kurarlarsa ancak bu gerçekleşir. Sonu açık bırakılmaktan ziyade bize bırakılmış. Siz olsanız yapabilir miydiniz? (8/10)

1. Geleneksel Tunç Kozalak Ödülleri

Selamlar! Yine film görmekten sıkıldığım, 2019 filmlerini eritmeye çalışırken işkence çektiğim, Twitter'da her gün başka film övülürken...